Prag-I: Zamanın Şekillendirdiği Şehir

Yazar Taha ÇAKIR

Rahmetli Haluk Dursun hocamız, tahayyülündeki şehri; tepeden bakıldığında gözleri okşayan alaturka kiremitlerle dokunmuş dam estetiğine sahip, içerisine girildiğinde uzayıp giden Arnavut kaldırımlı sokakları bulunan, dağlardan inen suların meydana getirdiği bir nehrin ortasından geçtiği ve bu nehrin üzerinde yükselen taş köprüleriyle insanı kendi ikliminde eriten bir şehir olarak tanımlardı.

Hocamızın gönlündeki şehir; geçmişte büyük hadiselere sahne olmuş, yaşadığı tarihî kırılmaların izlerini hâlâ üzerinde taşıyan ve üzerinden asla sıyrılamayacağı bir tarihî hüviyete sahip olmalıdır. Bunun yanında, bağrından çıkardığı şahsiyetlerin kendisine duyduğu minnetin tezahürü olarak inşa edilen sayısız mimarî eseri de nadide bir mücevher misali gururla sergilemelidir.

Bu doğrultuda şehirlerini; bir tarafta “bizim şehirlerimiz” olarak gördüğü (Bağdat, Buhara, Semerkand, Saraybosna, Kurtuba ve Granada…), diğer tarafta ise kültürümüzde doğrudan bir yeri, yani bizden bir eseri olmadığı hâlde sırf tarihî ve bediî hususiyetleri nedeniyle sevdiği (Roma, Venedik, Budapeşte ve Prag…) şehirler şeklinde ikiye ayırırdı.

Biz de “bizden” olmamasına rağmen sahip olduğu tarihî ve kültürel miras nedeniyle uzun zamandır merak ettiğimiz, geçtiğimiz yıl ise uçağı kaçırdığımız için gitme fırsatı bulamadığımız Prag’a bu kez, hem de yavaş adımlarla gidebilmeyi başardık. Şehre adım attığımız andan itibaren geçtiğimiz her sokakta hocamızın gönlünde neden böylesine özel bir yer edindiğini daha iyi anladık.

Geçtiğimiz yıl geziyi planlarken Prag üzerine biraz okuma yapmış; çoğu ruhsuz ve kimliksiz Avrupa şehrinin aksine son derece renkli ve hareketli bir tarihe sahip olduğunu, aynı zamanda şehir kimliğini de büyük ölçüde muhafaza edebildiğini öğrenerek bazı notlar almıştım. Her ne kadar aldığım notları özetlemeye çalışsam da özellikle şehir plancılığı konusunda yaramızın büyük olması ve şehre hayran kalmam nedeniyle, notlarımı düzenlerken yazının blog sınırlarını aştığını fark ettim. Bu nedenle yazıyı iki bölüm hâlinde yayımlamayı; bu bölümde şehre tarihî kimliğini kazandıran olay ve şahsiyetlerden bahsetmeyi planlıyorum.

Öncelikle belirtmek gerekir ki şehir, günümüzde tek bir Prag olarak anılsa da bugün turistlerin gezdiği tarihî merkez, kuruluş sırasına göre dört ana bölge/şehirden oluşmakta olup bu bölgeler 1784 yılında tek bir idarî yapı altında birleştirilmiştir.

  1. Hradčany (Kale Bölgesi)
  2. Staré Město (Eski Şehir)
  3. Malá Strana (Küçük Mahalle / Lesser Town)
  4. Nové Město (Yeni Şehir)

Her bir bölgenin de Prag’ın renkli ve hareketli tarihi içerisinde kendine özgü bir hikâyesi bulunuyor. Bu nedenle Prag’ın tarihini aşağıdaki şekilde infografik olarak özetlemek daha anlaşılabilir olabilir.

Prag’da ilk yerleşimler 6.–9. yüzyıllar arasında Slav kabilelerinin bölgeye yerleşmesiyle başlamış olsa da şehrin gerçek anlamda gelişerek önemli bir merkez hâline gelmesi, Bohemya’nın en uzun süre hüküm süren hanedanı olan Přemyslidler döneminde olmuştur. 9.–13. yüzyıllar arasında hüküm süren ve en güçlü dönemlerinde sınırları Adriyatik Denizi’ne kadar uzanan Přemyslidler, önemli ticaret yollarını kontrol etmeleri sayesinde Prag’ı Avrupa’nın dört bir yanından tüccarların geldiği büyük bir ticaret merkezine dönüştürmüştür. Bu dönemde Yahudiler de ticaret faaliyetleri nedeniyle Prag’a yerleşmeye başlamıştır. Nitekim 965 yılında İspanyol-Yahudi tüccar ve seyyah İbrahim ibn Ya’qub, Prag için “Taştan bir şehir; Alplerin kuzeyindeki en zengin ülke” ifadelerini kullanmıştır.

Prag’da ilk yerleşimler, savunmanın kolay olması nedeniyle bugünkü Prag Kalesi ve Hradčany çevresinde ortaya çıkmıştır. Sonraki süreçte ise 1170 yılında inşa edilen ve günümüzde mevcut olmayan ilk taş köprü olan Judith Köprüsü sayesinde Staré Město (Eski Şehir) olarak bilinen yerleşim yeri oluşmaya başlamıştır. Tabii ilk kurulduğunda, dönemin şartları gereği Eski Şehir bölgesi kule ve hendeklerle çevriliymiş.

Přemyslid Hanedanlığı’nın zirve dönemleri olan 1250’li yıllarda Prag’ın hızla büyümesiyle birlikte, Alman şehir kültüründen faydalanmak amacıyla çok sayıda Alman tüccar ve zanaatkâr Prag’a davet edilmiş; Alman nüfusun yoğun olarak yaşadığı Malá Strana (Küçük Mahalle / Lesser Town) kurulmuştur.

1306 yılında hanedanın son erkek üyesi olan III. Wenceslas’ın suikasta uğramasıyla Přemyslid Hanedanı sona ermiştir. Ancak Wenceslas’ın kız kardeşi Elisabeth’in, Orta Çağ Avrupa’sının en güçlü hanedanlarından biri olan Lüksemburg Hanedanı’ndan John ile evlenmesi sonucunda Bohemya tahtı Lüksemburglulara geçmiştir. Fakat Prag soylularının, hanedan dışından olması nedeniyle John’u dışlamaları sebebiyle kendisi genellikle şehirle ilgilenmemiş; oğlu Václav’ı da soy bağı bulunan Fransa Kralı IV. Charles’ın sarayına göndermiştir.

Fransa sarayında yedi yıl boyunca çok güçlü bir eğitim alan Václav, tipik savaşçı Orta Çağ kralından ziyade; beş yabancı dil bilen, eğitimli, kültür ve şehir planlamasına önem veren biri olarak yetişmiş ve aynı zamanda Fransa Kralı IV. Charles’ın adını almıştır. Böylece babası ve önceki Bohemya krallarından farklı bir şekilde yetişen IV. Charles, yalnızca Prag’ın değil, ülkenin kaderini de değiştirmiştir.

IV. Charles, her ne kadar resmî olarak 1346–1378 yılları arasında Bohemya kralı olsa da babası Lüksemburglu John’un görme yetisini kaybetmesi nedeniyle 1333 yılından itibaren krallığın yönetiminde etkin rol almaya başlamış ve böylece yaklaşık 45 yıl boyunca Bohemya siyasetinde belirleyici bir figür olmuştur.

Sahip olduğu diplomatik yetenekler, iyi eğitimi ve Avrupa aristokrasisiyle kurduğu güçlü ilişkiler sayesinde 1355 yılında Roma’da Papa tarafından taç giydirilerek Kutsal Roma İmparatoru ilan edilmiştir. Ancak imparator olmasına rağmen Roma’ya yerleşmeyi reddetmiş, imparatorluğun ağırlık merkezini Prag’a kaydırmayı tercih etmiştir. Böylece Prag, yalnızca bir krallık başkenti olmaktan çıkarak Kutsal Roma İmparatorluğu’nun siyasi ve kültürel merkezlerinden biri hâline gelmiştir.

IV. Charles, Kutsal Roma İmparatoru olmasıyla birlikte imparatorluk vizyonu doğrultusunda ciddi şekilde kalabalık olan ve evsizliğin büyük problem hâline geldiği Eski Şehir’deki hendekleri kapattırmış, Eski Şehir’in bitişiğinde ise Yeni Şehir’i (Nové Město) kurmuştur. Gürültülü veya kirli iş yapan bakırcılar, tuğla ustaları, tabakçılar, boyacılar, marangozlar ve balıkçılar gibi meslek erbaplarının Yeni Şehir’e taşınmasını zorunlu tutmuş; imparatorluk başkentine yakışır büyük şehir vizyonu kapsamında Prag’ı Paris, Roma ve Konstantinopolis seviyesinde bir merkez hâline getirmek için birçok adım atmıştır.

IV. Charles döneminde yapılan diğer başlıca eserler ise şunlardır:

  • Orta Avrupa’nın ilk üniversitesi olan Charles Üniversitesi (1348) kurulmuştur.
  • Bugün şehrin sembolü hâline gelen Charles Köprüsü’nün yapımına başlanmıştır.
  • Prag Kalesi genişletilerek imparatorluğun yönetim merkezi hâline getirilmiştir.
  • Aziz Vitus Katedrali büyük ölçüde genişletilmiş ve görkemli Gotik görünümünü kazanmaya başlamıştır.
  • Charles Meydanı ve Wenceslas Meydanı gibi büyük meydanlar oluşturulmuştur.
  • Manastırlar, kiliseler ve tören yolları inşa edilerek şehir anıtsal bir imparatorluk başkentine dönüştürülmüştür.

IV.Charles’ın 1378 yılındaki ölümünün ardından ülkeyi, 1419 yılına kadar oğlu IV. Wenceslaus yönetmiştir. Prag’ın en önemli sembollerinden biri olan Prag Astronomik Saati de onun döneminde, 1410 yılında yapılmıştır.

Ancak 1400’lü yıllar Prag ve Bohemya açısından oldukça çalkantılı geçmiştir. O döneme kadar ülke yönetiminde Katolikler hâkim olduğu gibi, Prag’ın hızla büyümesiyle birlikte göç eden Alman meslek erbaplarına ek olarak imparatorluk başkenti olmasının etkisiyle Katolik kilise düzeniyle bağlantılı Alman aristokratlar, bürokratlar, din adamları ve akademisyenlerden oluşan yoğun bir Alman göçü daha yaşanmıştır. Öyle ki IV. Charles döneminde Prag’daki Alman nüfusunun yaklaşık %25–40 seviyelerine ulaştığı tahmin edilmektedir.

Tabii Katolik kilise düzeniyle bağlantılı Alman nüfusunun artması, üniversitelerde ve kiliselerde Almancanın ağırlık kazanması toplumda ciddi bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. İşte bu dönemde Charles Üniversitesinde ders veren Jan Hus, bir taraftan kiliseye yönelik sert eleştirilerde bulunurken diğer taraftan Çek kimliğine vurgu yapmaya başlamış; özellikle Bohemya halkının kilise ve eğitim hayatında daha fazla söz sahibi olması gerektiğini savunmuştur.

Kilise otoritesine yönelik eleştirileri nedeniyle daha sonraları Protestanlığın öncülerinden biri kabul edilen Jan Hus, 1415 yılında Almanya’daki Konstanz Konsili tarafından “sapkın” ilan edilerek yakılarak öldürülmüştür. Ancak bu olay Prag’da büyük bir öfkeye yol açmış, Jan Hus taraftarları ile Katolik yönetim arasındaki gerilim kısa sürede büyümüştür. Nihayetinde 1419 yılında tarihe “Birinci Prag Defenestrasyonu” olarak geçen ve yöneticilerin pencereden atıldığı meşhur olay meydana gelmiş; bu gelişme uzun yıllar sürecek Husit savaşlarının (mezhep savaşları) başlangıcı olmuştur.

Bu “birilerini pencereden atma” meselesi daha sonraları Prag’da adeta bir gelenek hâline gelmiş olup en meşhur örnekleri dört tanedir:

  • Birinci Prag Defenestrasyonu (1419) – Husit savaşlarının başlamasına neden olmuştur.
  •  İkinci Prag Defenestrasyonu (1483) – Husit-Katolik geriliminin yeniden yükselmesine yol açmıştır.
  • Üçüncü Prag Defenestrasyonu (1618) – Otuz Yıl Savaşları’nı başlatan gelişmelerden biri olmuştur.
  • Dördüncü Prag Defenestrasyonu (1948) – Batı yanlısı isimlerin tasfiye sürecinin sembollerinden biri hâline gelmiştir.

1437 yılında Sigismund’un erkek varis bırakmadan ölmesiyle birlikte Lüksemburg Hanedanı sona ermiştir. Çalkantılı geçen dönemin ardından Bohemya soyluları, Avrupa ile güçlü bağlantıları bulunan ve iç işlerine fazla müdahale etmeyeceğini düşündükleri Polonya’daki güçlü Jagellon Hanedanı’ndan II. Vladislaus’u 1471 yılında Bohemya kralı seçmiştir.

II. Vladislaus,  1490 yılında Macar kralının erkek varis bırakmadan ölmesi üzerine Macar soylularının desteğiyle aynı zamanda Macaristan kralı da olmuştur. 1516 yılındaki ölümünün ardından yerine henüz on yaşındaki oğlu II. Louis geçmiştir. Ancak II. Louis, 1526 yılında Osmanlı ile yapılan Mohaç Savaşı’nda hayatını kaybedince Bohemya tahtı yeniden boş kalmıştır.

Bunun üzerine artan Osmanlı tehdidi karşısında güçlü bir destek arayışına giren Prag soyluları, Avrupa’nın en güçlü hanedanlarından biri olan Habsburg Hanedanı’ndan ve aynı zamanda II. Louis’nin kız kardeşiyle evli olması nedeniyle meşruiyet bağı bulunan Avusturya Arşidükü Ferdinand’ı tahta çıkarmış; böylece Bohemya’da yaklaşık dört yüzyıl sürecek Habsburg dönemi başlamıştır.

İlk dönemlerde Bohemya yarı özerk bir statüye sahip olsa da, 1618 yılında yaşanan Üçüncü Prag Defenestrasyonu ile başlayan süreçte Protestan Bohemya güçlerinin yenilmesi sonucunda Katolikler yeniden baskın hâle gelmiştir. Bunun ardından Prag’da yoğun bir Karşı Reform dönemi yaşanmış; Barok kiliseler, Cizvit okulları ve manastırlar inşa edilirken şehrin Almanlaştırılma süreci de hız kazanmıştır. Günümüzde turistlerin en çok ziyaret ettiği yerler arasında bulunan Klementinum’daki Barok kütüphane ile Strahov Manastırı Kütüphanesi de bu dönemin kültürel mirası olarak ortaya çıkmıştır.

Zamanla birbirinden bağımsız şekilde gelişen Hradčany, Staré Město, Malá Strana ve Nové Město uzun yıllar ayrı şehirler olarak varlıklarını sürdürmüştür. Ancak 18. yüzyılda dört tarihî bölge tek bir idarî yapı altında birleştirilerek bugünkü Prag’ın temelleri atılmıştır. Böylece farklı dönemlerde gelişen bu bölgeler resmî olarak tek bir şehir hâline gelmiş, ancak her biri kendi tarihî karakterini büyük ölçüde korumayı başarmıştır.

1918’de I. Dünya Savaşı’nın ardından Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağılmış ve Habsburgların bölgedeki siyasi egemenliği sona ermiştir. Bunun üzerine benzer Slav halkları olan Çekler ve Slovaklar birlikte Çekoslovakya’yı kurmuş, Prag da yeni devletin başkenti olmuştur.

Ancak 1938 yılında, Avrupa’da savaşı önlemek adına izlenen “küçük fedakârlıklarla barışı koruma” anlayışı doğrultusunda İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya arasında imzalanan Münih Anlaşması ile Alman nüfusun yoğun yaşadığı Sudet bölgeleri Almanya’ya bırakılmıştır. Yalnızca altı ay sonra ise büyük güçler tarafından yalnız bırakılan Çekoslovakya da Prag’la birlikte Nazi Almanyası tarafından işgal edilmiştir.

Yaklaşık altı yıl süren Nazi işgalinin ardından bu kez Sovyet Kızıl Ordusu Prag’a girmiş ve Çekoslovakya, Sovyetler Birliği etkisi altında bir uydu devlet olarak yeniden kurulmuştur. Ülke, 1989’daki Kadife Devrim’e kadar Komünist Parti yönetiminde kalmış; devrim sonrasında yaşanan siyasi anlaşmazlıklar nedeniyle de 1993 yılında Çekya ve Slovakya olarak ikiye ayrılmıştır.

Sonuç olarak bugün, yüzyıllar boyunca yaşanan bütün dönüşümlere rağmen tarihî hüviyetini koruyabilmiş bu şehirde dolaşırken; tarihî kimliği ile gündelik hayat arasındaki bağın hâlâ kopmadığını hissedebilir, biraz da tarihe ilginiz varsa katman katman oluşmuş Avrupa tarihinin farklı dönemleri arasında geziniyormuşsunuz gibi bir duyguya kapılabilirsiniz.

You may also like

Yorum Bırakın