Yetişememek Üzerine Kısa Notlar

“Çölde yolunu şaşıranlar gibi, biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.” (Ahmet Haşim, Müslüman Saati)

Yazar Taha ÇAKIR
5 Dakika Okundu

Bu hafta üst üste yaşadığımız aksilikler yüzünden — tamamen kendi hatamızla — son dakika uçağı kaçırıp uzun zamandır planladığımız üç şehri kapsayan tatilimizi iptal etmek zorunda kalınca, o koşuşturmanın içinde bir yandan “Biz ne yapıyoruz böyle?” diye düşünürken; diğer yandan da zaman zaman kendime sorduğum sorulara yeniden döndüm:

Biz neden geziyoruz?

Gezmek bize ne katıyor?

Bize zaman niye yetmiyor?

Bu sorular üzerine daha önce de düşünmüş, çevremde ve sosyal medyada gördüklerimle ilgili notlar almıştım. Hal böyle olunca notlarımı toparlayıp paylaşmak istedim. Mevzuyu her ne kadar seyahat üzerinden anlatacak olsam da merkezinde “zaman” olduğuna inandığım için bizden önce yola çıkanların zaman mefhumu ile neden gezdikleri ve bu seyahatlerden neler kazandıklarından başlamak istedim. Çünkü bugün “seyahat” dediğimiz şey, yüzyıllardır farklı nedenlerle yola çıkan gezginlerin birikimi üzerine kurulu. Biz de son dönemde çoğunlukla Avrupa’da gezdiğimiz için, Avrupa’da insanları tarih boyunca yola çıkaran temel motivasyonlara kısaca bakmak istiyorum.

🏛️ Grand Tour: Avrupa’da Seyahat Kültürünün Kökeni

17 ve 18. yüzyıllarda Avrupa aristokrasisi içinde gençler, bir nevi hayata hazırlık ritüeli olarak kişisel gelişim ve kültürel eğitim amacıyla Grand Tour denilen uzun ve kapsamlı Avrupa seyahatlerine çıkarmış. Bir eğitmen eşliğinde yapılan bu yolculuklarda Paris’te Fransızca ve görgü kuralları, Venedik’te sanat ve tiyatro, Floransa’da Rönesans kültürü, Roma’da Katolik gelenekleri, Viyana’da ise müzik eğitimi gibi alanlarda kendilerini yetiştirirlermiş.

Ortalama bir ila üç yıl süren bu seyahatlerin sonunda gençler, sadece sanat ve tarih birikimiyle değil; uzun yolculukların zorunlu kıldığı dil öğrenme, bütçe yönetimi, yerel halkla iletişim kurma ve sorun çözme gibi becerilerle donanarak memleketlerine dönerlermiş. Böylece hem özgüvenleri gelişmiş, daha olgun bireyler hâline gelir hem de toplumda eğitimli bir “gentleman” olarak kabul edilip sosyal statü kazanırlarmış.

Bugünle kıyaslandığında, o dönemin seyyahlarıyla ve onların seyahat kültürüyle hiçbir benzerliğimiz olmadığını söylemeye bile gerek yok. Bir kere, o dönem gezginlerinin çoğu aristokrat ailelerden gelirken; bizler Bursa, Yozgat, Çorum ya da yiğidin harman mı harap mı olduğu belli olmayan diğer Anadolu şehirlerinden gelen, şehirleşme hikâyesi hâlâ devam eden gençleriz.

Hızlanan Hayat ve “Yetişemeyen İnsan”

İkinci ve asıl önemli fark ise şu: Grand Tour döneminde hayat çok daha yavaş akarken, geçtiğimiz yüzyıldan itibaren yaşamın ritmi keskin biçimde hızlanmış. Bugün teknolojiden iş hayatına, sosyal ilişkilerden kültüre kadar her alanda hayatlarımızı etkileyen en önemli husus toplumsal hızlanma.

Bu toplumsal hızlanma; zaman şikâyeti, stres, kaygı ve yetersizlik hissi gibi modern insanın temel sorunlarının da kaynağında yer alıyor. Bu noktada konuyu fazla dağıtmak istememekle birlikte Alman sosyolog Hartmut Rosa’nın Toplumsal Hızlanma teorisine çok kısaca değinmek gerekiyor.

Rosa’ya göre modern dünyanın hızlanması üç boyutta gerçekleşir:

1) Teknik hızlanma:

Ulaşım, iletişim ve üretim teknolojileri sürekli hızlanır. Aylar süren yolculuklar birkaç saate iner. Bilgiye anında ulaşılır. Mesafe duygusu zayıflar.

2) Yaşam hızının artması:

Teknolojideki bu hızlanma, günlük hayatın ritmini artırdıkça modern (Batılı) toplumlarda giderek yaygınlaşan “zaman kıtlığı” sorununu da besler. Teknolojinin sağladığı hız, bize boş vakit yaratmak yerine daha fazla iş ve aktivite yükler; böylece çift ekranla yaşamak ya da aynı anda birkaç işle uğraşmak zamanla tamamen normal hâle gelir. Doğal olarak yapılacaklar, görülecekler, alınacaklar derken listeler hiç bitmez.

3) Toplumsal değişimin hızlanması:

Teknik hızlanma, yaşam hızının artmasıyla birleştiğinde toplumun kültürel normlarının, moda akımlarının, teknoloji standartlarının ve kurumlarının her zamankinden daha hızlı değişmesine yol açar. Bir meslek ya da beceri çok kısa sürede geçerliliğini yitirir; “yeni olana uyum sağlama” döngüsü giderek kısalır. Daha bir yeniliğe alışamadan, bir sonrakinin kapımızı çalması artık sıradan hâle gelir. Bu durum da sabit referans noktası bulmak isteyen bizlerin hayatındaki belirsizlik duygusunu artırır.

Bu üç hızlanma boyutu birbirini besleyerek bir hızlanma sarmalı yaratır. Bu sürekli artan tempo, Rosa’nın deyimiyle yerinde saymamak için bile daha hızlı koşmak zorunda kalan “koşan duran adama” dönüşür. Araçlarımız, iletişimimiz ve teknolojimiz her zamankinden hızlıdır; ama çoğumuz günü yine yetişemediklerimizle kapatırız. Hızlandıkça beliren o garip durgunluk ve yetersizlik hissi de işte bu paradoksun doğal sonucudur.

Sonuç: kronik acelecilik, stres, kaygı ve tatminsizlik.

Ahmet Haşim’in Müslüman Saatinde söylediği gibi, modern zaman insana ait değildir; insanı kendine mahkûm eder. Dakikalar büyür, ruh küçülür. Haşim’in melankolik ‘can sıkıntısı’ tespiti, bugün bizim ‘yetişememe’ dediğimiz hissin erken bir tanımıdır.

Tabii bazılarımız, zamana karşı hissettiğimiz bu baskıyı ve “koşmak zorunda olan adam” olmayı kabullenmek istemediği için davranışlarına mükemmeliyetçilik gibi kılıflar bulur. Örneğin, mükemmeliyetçilik kılıfına sığınan ama aslında koşmak zorunda olduğunu ve hiçbir zaman yetişemeyeceğini kabullenemeyen bir genel müdür, daire başkanı veya “önemli işler komisyonu üyesi”, bunu kabul etmek yerine sergilediği düşük profilli güç oyunlarını ‘mükemmeliyetçilik’ ambalajıyla gizlemeyi tercih eder.

Keza “mükemmeliyetçi bir yapım var” diyen çalışanlarda da  çoğu zaman gerçekten işini en iyi şekilde yapmaya çalışan bir mükemmeliyetçilikten ziyade, yaşanan baskıyı ve hızlanmış iş temposunu yönetememenin üstünü örten bir tavır söz konusudur.

Peki Bu Hız Sarmalında Neden Geziyoruz?

Deneyim Biriktirme İsteği

Modern insanın kitle turizmine olan ilgisinin altında, hız çağının dayattığı deneyim biriktirme arzusu yatıyor. Günümüzde hâkim olan kültürel mantığa göre yaşamın zenginliği, doluluğu ya da kalitesi yaşam boyunca biriktirilen deneyimlerin toplamıyla ölçülüyor; yani “iyi yaşam”, deneyim açısından zengin olan yaşamdır.

Peki bu kumbaraya para atarcasına deneyim biriktirmek ne kadar gerçekçi?

Etrafına biraz meraklı gözlerle bakan herkesin fark edeceği üzere kısıtlı zaman, sınırlı bütçe ve hızlanmış hayatın baskısıyla turistik destinasyonlar, yerel kültürü adeta bir sahne performansına dönüştürmüş durumda. “Sahnelenmiş otantiklik” olarak ifade edilen bu durum, turistler için özel olarak kurgulanmış yapay bir kültür sunuyor.

Örneğin üç günlüğüne İstanbul’a gelen bir turistin “İstanbul deneyimi”, büyük ihtimalle Tarihî Yarımada’da sahnelenen otantikliklerle — Maraş dondurmacısı gösterisi, “Türk Hamamı” şovları ve restoranda sergilenen semazen gösterileri gibi adeta birer tiyatro sahnesine dönüşmüş etkinliklerle sınırlı kalır. Bu durumda söz konusu turistin İstanbul ya da Türk kültürü hakkında gerçek bir deneyim kazandığından söz etmek pek mümkün değildir.

Tabii sosyal medyanın etkisiyle, yaşadıkları sınırlı deneyimleri ya da bu “tiyatro gösterilerini” adeta Grand Tour’u tamamlamışçasına anlatanlara, hatta bu kısa gezilerin sonunda Avrupa kültürünü öğrendiklerini sanıp sosyal statü elde etmeye çalışanlara da çok sık rastlanıyor:

  • Beş günde yedi Balkan ülkesine uğrayıp biolarına “seyyah” yazanlar. (Bununla ilgili olarak Güldür Güldür Showda “5 Günde 35 Ülke Turu!” adında mükemmel bir skeç var )
  • Gidilen ülkelerin bayraklarını profil fotoğrafına dizenler (sanki Piri Reis de her birini tek tek fethetmiş gibi).
  • Kalbimin yarısını Venedik’te bıraktım’cılar (pazartesi sabah 9’da o kalp ofiste olmasın da görelim).

Kaçmak İçin

Bence birçoğumuzun temel motivasyonu bu.

İçinde yaşadığımız hız, rutin, beklenti baskısı ve “yetişememe” hissi kısa süreli bir kaçışı neredeyse zorunlu hâle getiriyor. Modern hayatın ritmi, sürekli koşturan ama bir türlü varamayan “koşan duran adam” hâlini dayattıkça, küçük bir mola bile bir tür hayatta kalma refleksine dönüşüyor.

Bir noktadan sonra insan yalnızca şehirden değil; evden, işten, sorumluluklardan, haberlere boğulan ekranlardan uzaklaşmak istiyor. Hatta bazen kendi zihninden… Sürekli düşünmekten, planlamaktan, yetiştirmekten bunalan modern birey, kısa süreliğine de olsa “ben hiçbir şey yapmak zorunda değilim” diyebileceği bir alana ihtiyaç duyuyor.

Son yıllarda, zamanın üzerimize bindirdiği bu hız baskısına karşı kendi adıma iki refleks geliştirdim. Birincisi, zincir marketlerde üç beş bin liraya satılan, hatta ekranı bile kırık bir telefon kullanmaya başladım. İnternette gezinmeyi geçtim, bazen aramaları bile zamanında cevaplamamı zorlaştıran bu telefon sayesinde bir nebze olsun yavaşlayabildiğimi hissediyorum.

İkincisi ise, imkânlar el verdiği sürece her fırsatta geçmişin ruhunu hissedebileceğimiz şehirlere kendimizi atıp zamanın üzerimize çöken baskısından uzaklaşmaya çalışmak. Bu kaçış denemelerinde, ‘zamanın ruhu’nu yakalayabildiğim kitaplarla eşgüdüm hâlinde sokakları gezmek, bana göre hiçbir vlog’un veremeyeceği bir tat bırakıyor. Ki bu noktada, İstanbul gibi bir şehirde yaşayabildiğimiz için kendimi gerçekten şanslı sayıyorum.

Yeni Yerler Keşfetmek İçin

Yeni bir sokakta yürümek, bilmediğimiz bir yemeği tatmak, farklı bir atmosferde birkaç saat geçirmek bile zihni dağıtıyor. Kısa da olsa rutin dışında bir şeyler görmek insana iyi geliyor. Çevremde kaygı ve stresle boğuşan herkese de, ‘tebdil-i mekânda ferahlık vardır’ düsturundan hareketle, fırsat buldukça küçük kaçamaklar yapmalarını ve ortamlarını değiştirmelerini tavsiye ediyorum.

Artık her şehrin değil, her lokasyonun dahi Google yorumlarına ulaşılabildiği, vlog yağmuru altında yeni yerler keşfetme duygusunu tatmak ne kadar mümkün tartışılır ama bir şekilde başarılır ve insanın içinde uzun süredir unuttuğu merak duygusu uyandırılabilirse kısa süreli seyahatler bile mükemmel hâle gelebilir.

Kendi tecrübemde ise, uzun bir aranın ardından çıktığımız Budapeşte tatili öncesinde izlediğim onlarca vlog yüzünden — muhtemelen zaman baskısının yarattığı etkiyle şehrin birçok yerinin bana önceden tanıdık gelmesi ve merak duygumu uyandırmamasının pişmanlığını yaşamıştım.

SONUÇ: Seyahat Neyi Çözüyor?

Tüm bu yazdıklarımın özünde aslında çok basit bir gerçek var:

Seyahat bugün pek çok kişi için bir gösteri aracı gibi görünse de, işin temelinde son derece insani bir ihtiyaç duruyor: Gündelik hayatın ağırlığından, hızın dayattığı baskıdan kısa bir süreliğine uzaklaşmak.

Giderek hızlanan toplumsal hayat hepimizi kendi ritmine uydurmaya zorluyor. Bu ritim o kadar yoğun ve kesintisiz ki çoğu zaman nefes alacak bir alan bile bırakmıyor. Biz ise bu baskının içinde kendimize ait küçük bir boşluk açmaya çabalıyoruz.

Elbette şunu da unutmamak gerek:

Kısa seyahatler kültürel yetkinlik kazanmak veya derin çözümlemeler yapmak için yetersizdir; hiçbiri bizi bir Grand Tour seyyahına dönüştürmez. Bu nedenle bu yolculukları abartmak ya da romantize etmek yerine, bize sunduğu o küçük nefes alanının zihnimizi toparlayan, duygularımızı gevşeten ve gündelik baskıyı bir süreliğine hafifleten etkisini fark etmek yeterlidir.

Son olarak, kendi payıma, kaçırdığımız uçuştan iki saat sonrasına uygun bir sefer olmasına rağmen tüm planı iptal ettik; çünkü tatile çıkış amacımız zaten zamanın hızlanmasının yarattığı etkiden biraz olsun uzaklaşmakken, daha en başında aynı koşturmanın içine girmek istemedik. Bu yüzden de havaalanlarında koşturmamaya dair kendime artık net bir söz verdim.

You may also like

Yorum Bırakın